Malpraktis Davaları ve Sağlık Hukukundan Kaynaklanan Diğer Çeşitli Uyuşmazlıklar

Bilindiği üzere yargıya en çok başvurulan konulardan biri de Malpraktis davalarıdır. Kısaca tanımını yapmak gerekirse malpraktis“bilgisizlik, deneyimsizlik, ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi, hekimliğin kötü uygulanmasıdır.” (Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları, Md. 13) Halk arasında bilinen tanımı ise “doktor hatası“dır. Malpraktisin ne olduğu konusu son dönemde daha geniş yorumlanmakta, özellike Yargıtay kararların da yansıdığı üzere, yalnızca doktorun hatası, bilgisizliği ya da ilgisizliği değil, aynı zamanda tıp bilimindeki güncel tedavi yöntemlerinin ya da gelişmelerin takip edilmediği durumlarda da malptaktis söz konusu olmaktadır.

Hekimin Özen Borcu

Hekim, hekimlik faaliyetini icra ederken normal bir hekimden beklenen özeni göstermek mecburiyetindedir. Bu özen, hekimlik faaliyetinin en başından en sonuna kadar, yani önleyici hekimlik faaliyetlerinden, tanı, tedavi aşamaları ve hastanın tedavi sonrası kontrolüne kadar devam etmelidir.

Özen yükümlülüğü kapsamında hekim, hastaya gerekli ihtimamı göstererek, hastanın iyileşmesi için doğru tanı ve tedavi yöntemi ile hekimlik faaliyetini gerçekleştirmelidir. Hekim oluşabilecek risklere karşı gerekli tedbirleri almalı, normal bir hekimden beklenebilecek özeni sergilemelidir.

Gösterilecek özenin boyutu her hekim için aynı değildir. Bir pratisyen hekim ile uzman hekimin göstereceği özenin eş değer olması beklenemez. Bir cerrahi müdahalede pratisyen hekimden göstermesi beklenebilecek özen ile uzman cerrah hekimden göstermesi beklenebilecek özen aynı olmayacaktır.

Hekim, normal bir hekimden beklenecek özeni göstermemesi halinde meydana gelecek zararlardan sorumlu olur. Örneğin operasyon esnasında hastanın karnında bir cisim unutulması, sağlık koşullarına aykırı bir ortamda kürtaj yapılması, hasta kayıtlarının tutulmaması, eksik tutulması gibi durumlar hekimin özen borcuna aykırılık teşkil eder ve oluşacak zararlarda hekimin hukuki ve cezai sorumluluğu doğar.

Tıbbi Müdahale Kavramı:

Tıbbi Müdahale: Fiziksel  ya da psikolojik nitelikteki hastalıkları, acıları, hastalık niteliği taşımayan fiziksel (örn; belli dereceye kadar şaşılık) ya da psikolojik bozuklukları ve yine hastalık niteliği taşımayan bir takım şikayetleri önlemek, teşhis etmek, iyileştirmek ya da bunların etkisini hafifletmek amacıyla insan vücuduna yapılan tüm müdahalelerdir. 

Anayasa’nın 17. maddesine göre; “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.”

Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluğunun Koşulları;

  1. Tıbbi Müdahalenin Sağlık Personeli Tarafından Yapılması
  2. Hastanın Aydınlatılmış Onamı (Hastanın müdahaleden önce aydınlatılmış olması)
  3. Tıp Biliminin Verilerine Göre Gerekli ve Bunlara Uygun Tıbbi Müdahale

1) Tıbbi Müdahalenin Sağlık Personeli Tarafından Yapılması:

“Diploması olmadığı halde, menfaat temin etmek amacına yönelik olmasa bile, hasta tedavi eden veya tabip unvanını takınan şahıs iki yıldan beş yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.” (1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun M. 25)

“Tabipler ve diş tabipleri dışındaki sağlık meslek mensupları hastalıklarla ilgili doğrudan teşhiste bulunarak tedavi planlayamaz ve reçete yazamaz.” (1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun M. 13)

“Genel ve yerel anestezi ile yapılan büyük ameliyelerin kesinlikle uzmanlık belgesi olan bir hekim ile beraber diğer bir hekim tarafından yapılması gereklidir. Uzman bulunması ve çağrılması olası olmayan yerlerde yapılması zorunlu ameliyeler ile acil ve olağanüstü durumlar bu hükmün dışındadır.” (1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun M. 23)

2) Hastanın Aydınlatılmış Onamı (Bilgilendirilmiş Rıza):

Bilgilendirme: Yapılması planlanan her türlü tıbbi müdahale öncesinde müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık mensubu tarafından kişiye gerekli bilginin verilmesi.

Rıza: Kişinin tıbbi müdahaleyi serbest iradesiyle ve bilgilendirilmiş olarak kabul etmesi. 

Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş olarak muvafakat vermesinden sonra yapılabilir. 

Bu kişiye, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında önceden uygun bilgiler verilmelidir. İlgili kişi, muvafakatini her zaman, serbestçe geri alabilir. Hasta kendisine zarar verecek bir tıbbi müdahaleye (Teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya vücut bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavemeti azaltabilecek müdahaleler) rıza gösterirse, bu rızası geçerli değildir. 

Kanununda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz. Bir suç işlediği veya buna iştirak ettiği şüphesi altında bulunan kişinin işlediği suçun muhtemel delillerinin, kendisinin veya mağdurun vücudunda olduğu düşünülen hallerde; bu delilleri ortaya çıkarılması için sanığın veya mağdurun tıbbi ameliyeye tabi tutulması, hakimin kararına bağlıdır. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu ameliye, Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine yapılabilir. (Hasta Hakları Yönetmeliği m. 22)

Hastaya bilgi verilirken (aydınlatma) tıbbi müdahalenin, 

  • konusu, içeriği
  • riskleri, yararları, başarı şansı, yan etkileri,
  • tedavinin kabul edilmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar,
  • tıbbi müdahalenin alternatifleri ve bunların yararları, riskleri ve yan etkileri hakkında aydınlatma yapılmalıdır.

Aydınlatma Usulü;

Bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak, anlayabileceği şekilde verilir.

Acil durumlar dışında, bilgilendirme, hastaya makul süre tanınarak yapılır. 

Hasta, kendisine okutulup imzalattırılacak aydınlatılmış onam formunun yanında, tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık mensubu tarafından sözlü olarak da bilgilendirilmelidir. 

Hastanın kendisinin bilgilendirilmesi esastır. Hastanın kendisi dışında bir başkasının bilgilendirilmesini talep etmesi halinde, bu talep kişinin imzası ile yazılı olarak kayıt altına alınmak kaydıyla sadece bilgilendirilmesini istenilen kişilere verilir. 

Rıza Ehliyeti;

Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın velisinin veya vasinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde bu şart aranmaz. 

Kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın dinlenilmesi suretiyle mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecinde ve tedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır.

Kanuni temsilci tarafından rıza verilmeyen hallerde, müdahalede bulunmak tıbben elzem ise, velayet ve vesayet altındaki hastaya tıbbi müdahalede bulunulabilmesi; Türk Medeni Kanunu’nun 346. ve 487. maddeleri uyarınca Mahkeme kararına bağlıdır. 

Acil Durumlarda Onam/Rıza Alınması;

Acil bir durum nedeniyle uygun muvafakat alınamadığında, ilgili kişinin sağlığı için gerekli olan herhangi bir tıbbi müdahale derhal yapılabilir. 

Hastanın Varsayılan Rızası;

Müdahale sırasında iradesini açıklayabilecek durumda bulunmayan bir hastanın, iradesini açıklayabilecek durumda olsa idi, kendi sağlığı için hangi müdahalenin yapılmasını/yapılmamasını tercih edeceğinden bahisle tespit edilen rızadır. 

Hekimin ya da Sağlık Personelinin Sorumluluğunu Doğurmayan Haller (Komplikasyon);

Hekimin her türlü özeni göstermesine ve tıbbi müdahalenin tüm hukuka uygunluk şartlarına riayet etmesine rağmen bazen istenmeyen sonuçlar meydana gelebilir. İşte hekimin tüm yükümlülüklerini yerine getirmesine rağmen meydana gelen istenmeyen sonuçlara komplikasyon denilmektedir.

Komplikasyonun varlığı meydana gelen zarardan hekimin hem hukuki yani tazminat hem de cezai olarak sorumlu olmadığı anlamına gelir. Tedavi faaliyeti doğası gereği bir takım riskleri barındırmaktadır. Hekim tedaviye başlamadan önce aydınlatılmış onam kapsamında hastasını meydana gelecek riskler konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirmelidir.

Ayrıca hekim uygulayacağı tedaviyi seçerken de belirli bir fayda yarar dengesini gözetmelidir. Hasta için en az riskli yöntemi seçmesi özen yükümlülüğünün de bir gereğidir. Ancak hastanın hiç tedavi olmaması, risklerin mevcudiyetine rağmen tedavi olmasına göre hastanın daha yararına görülebiliyorsa ve bu konuda hasta yeterince aydınlatılmış ve rızası alınmışsa artık tıbbi müdahale hukuka uygun gerçekleşmiş demektir. Böyle bir durumda meydana gelen komplikasyonlardan da hekim sorumlu olmaz.

Komplikasyon Hali Nasıl Malpraktise (Hekimin Sorumluluğu) Dönüşebilir?

  • Zamanında Fark Edilmezse

         – Eksik Muayene

         – Eksik Tetkik

         – Yetersiz Takip

  • Fark Edilmesine Rağmen Gerekli Önlemler Alınmazsa
  • Fark Edilip Önlem Alınmasına Rağmen Yerleşmiş Standart Tıbbi Girişimde Bulunulmazsa 

Hekimin Hukuki Sorumluluğu

Yukarıdaki hukuka uygunluk şartlarını taşımayan bir tıbbi müdahale malpraktis olarak adlandırılır. Malpraktis sonucunda hekimin hem hukuki yani tazminat sorumluluğu hem de ceza sorumluluğu gündeme gelebilecektir.

Tıbbi hata olarak adlandırılan malpraktis sonucunda hastanın vücut bütünlüğünün ihlal edilmesi ve neticeten maddi veya manevi bir zararının oluşması durumunda hekim hasta arasındaki vekalet veya duruma göre eser sözleşmesine aykırılık nedeniyle hekimin veya duruma göre hastanenin veya mesleki sorumluluk sigorta şirketinin tazminat yükümlülüğü gündeme gelir.

Bu kapsamda maddi veya manevi tazminat talep edilebilmektedir. Maddi tazminat kapsamında tedavi masrafları, iş gücü kaybı, kazanç kaybı, ölüm halinde defin giderleri, destekten yoksun kalma tazminatı talep edilebilir. Diğer talep kalemi olan manevi tazminat ise hastanın veya yakınlarının tıbbi hata nedeniyle duydukları elem ve ızdırap sonucu talep edebilecekleri ve olayın mahiyetine göre miktarını talebi aşmamak üzere hakimin takdir edeceği bir tazminat türüdür.

Tazminat Davası

Tıbbi hata sonucu açılacak tazminat talepli malpraktis davasında davacı tıbbi hatadan zarar gören kişidir. Bu bazen hastanın bizzat kendisi olabileceği gibi, hastanın manevi zarar gören yakınları veya hastanın vefatı halinde destekten yoksun kalanlar da olabilir. Davalı ise tıbbi hatayı gerçekleştiren doktor, doktorun mesleki faaliyetini gerçekleştirdiği sağlık merkezi, hastane ve varsa mesleki sorumluluk sigortasının yapıldığı sigorta şirketi olabilir.

Görevli Mahkeme

Eğer tedavi hizmeti özel hastaneden veya hekimin özel muayenehanesinden alınmış ise davanın görüleceği yargı yolu adli yargıdır. Bu durumda yargılama 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümleri gereği Tüketici mahkemesinde görülmektedir. Zira yeni Tüketici Kanunumuz vekalet ve eser sözleşmelerini de kanun kapsamına almış bulunmaktadır.

Eğer malpraktis kamu hastanesinde meydana gelmişse, tıbbi hatayı gerçekleştiren hekim de bir kamu görevlisi kabul edileceğinden dava idari yargıda tam yargı davası olarak görülecektir. Bu durumda hekimlik faaliyeti dolayısıyla ya da sağlık faaliyetini yürüten diğer personelin bu faaliyetleri dolayısıyla kişisel kusurlarından dolayı Anayasa’nın 129/5 maddesi ve 675 sayılı Kanun’un 13. maddesi gereği doğrudan kendilerine tazminat davası açılamamaktadır.

Ancak idare aleyhine sonuçlanacak bir yargılama neticesinde kişisel sorumluluğu bulunan hekime veya sağlık personeline idare rücu edebilir. Bu rücu davası ise adli yargıda görülür. Bu davada hizmetin işleyişindeki aksaklıktan ziyade bizzat hekimin kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi yapılır.

Bu arada dipnot olarak belirtelim ki kamu hastanelerinde çalışan hekimlerin veya sağlık personelinin malpraktis sonucu doğrudan kendilerine tazminat davası açılamaması yönündeki düzenleme sadece hekimlik ve sağlık faaliyeti kapsamındaki kişisel kusurları ile ilgilidir; yoksa bu faaliyet ile doğrudan ilişkisi olmayan hakaret, tehdit, darp gibi sebeplerle doğrudan hekime karşı adli yargı mercilerinde tazminat davası açılabilecektir.

Vakıf üniversitelerinin hastaneleri aleyhine de Yükseköğretim Kanunu‘nda yer alan düzenleme gereği ancak idari yargıda tam yargı davası açılabilir. Ancak kamu hastanelerinden farklı olarak vakıf üniversitesi hastanelerindeki hekimler 657 sayılı Kanun’a tabi bir kamu görevlisi olmadıklarından kişisel kusurlarından kaynaklanan tıbbi hata nedeniyle aleyhlerine doğrudan adli yargıda tazminat davası açılabilmektedir.

Yetkili Mahkeme

Malpraktis sebebiyle açılacak davalar Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun genel yetki kuralları gereği davalının veya birden fazla ise davalılardan birinin bulunduğu yerde açılabileceği gibi sözleşmenin ifa edildiği yani tedavinin gerçekleştirildiği yerde de açılabilir. Buna ek olarak bir tüketici işlemi söz konusu olduğundan Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 73. maddesi gereği dava tüketicinin yani hastanın ikametinin bulunduğu yerdeki mahkemede de açılabilir.

Son olarak malpraktis davaları Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a tabi olduğundan bu davalar bakımından belirli bir miktara kadar olan uyuşmazlıklarda Tüketici Hakem Heyetlerinin görevli olduğunu, bunun bir dava şartı olduğunu aksi halde Tüketici mahkemesinin dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar vereceğini belirtelim.

Hekimin Cezai Sorumluluğu

Malpraktis sonucu meydana gelen zarardan hekimin en az taksir derecesinde kusuru bulunduğu kanaatinin mahkemede hasıl olması halinde cezai yaptırım gündeme gelir. Ceza hukukunda kusur taksir ve kast olmak üzere ikiye ayrılır. Zararın meydana gelmesinin istenmediği hallerde taksir, bilerek ve isteyerek eylemin gerçekleştirilmesinde ise kast gündeme gelir.

Hekimlerin tıbbi hata sonucu cezai sorumlulukları büyük çoğunlukla taksir şeklinde ortaya çıkmaktadır. Taksirde kendi içerisinde basit ve bilinçli taksir olarak ikiye ayrılır. Basit taksir hekimin zararın meydana gelmesini istememesi ve neticeyi ise öngörememesi halinde söz konusu olur. Bilinçli taksirde ise yine zararın meydana gelmesi istenmemekle birlikte netice öngörülebilmekte ancak hekimde mesleki tecrübesine güvenerek neticenin meydana gelmeyeceği konusunda bir inanç hasıl olmaktadır. İkisi arasındaki fark genel itibariyle cezanın miktarının bilinçli taksirde basit taksire göre daha yüksek olması şeklinde ve taksirle yaralamanın nitelikli hallerinde şikayet koşulunun aranıp aranmaması hususunda kendini göstermektedir.

Bu teorik ayrıntıdan sonra malpraktis davalarının hemen hemen hepsinde kusurun basit taksir şeklinde ortaya çıktığını, Yargıtay kararları arasında bilinçli taksir olarak kabul edilen tıbbi hata yani malpraktis örneklerinin bir elin parmaklarını geçmediğini de ifade etmiş olalım. Son yıllarda sadece iki adet vakıada bilinçli taksir uygulanmış olup bunlardan bir tanesi hastasının apseli dişini çekmesi sonucu ölümüne sebebiyet veren diş hekimi, diğeri ise hasta işlem dosyasında ve bilekliğinde belirli bir ilaca alerjisi olduğu yazılı olmasına rağmen bu ilacı hastaya uygulayan hekim ile ilgilidir.

Taksirle Yaralama ve Öldürme Suçları

Hekimin tıbbi hatası sonucu ölüm meydana gelirse Türk Ceza Kanunu‘nun 85. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçu, ölüm söz konusu olmamakla birlikte hastanın durumunun tıbbi hata sonucu ağırlaşması ya da tıbbi müdahale öncesi var olmayan bir hastalık veya sakatlığının oluşması halinde 89. maddedeki taksirle yaralama suçu gündeme gelecektir.

Kanunda taksirle öldürme suçunun temel cezası 2 yıldan 6 yıla kadar hapis, birden fazla kişinin ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunmuşsa 2 yıldan 15 yıla kadar hapis olarak düzenlenmiştir.

Taksirle yaralamanın ise temel cezası 3 aydan 1 yıla kadar hapis veya adli para cezası olmakla birlikte yaralamanın mahiyetine yani nitelikli hallere girmesine göre cezanın miktarının üst sınırının 3 yıla kadar çıkabildiğini belirtelim.

TCK 257/2 İhmal Suretiyle Görevi Kötüye Kullanma Suçu

Birazdan illiyet bağı başlığında açıklayacağımız gerekçelerle tıbbi hata sonucu meydana gelen zarar ile hekimin hatalı eylemi arasında illiyet bağının yani nedensellik ilişkisinin kurulamaması halinde eğer hekimin eylemi yine de hukuka aykırılık içeriyorsa taksirle yaralama ya da taksirle öldürme suçundan değil ancak Türk Ceza Kanunu’nun 257/2. maddesinde düzenlenen ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılması yoluna gidilebilmektedir.

Ancak bu madde sadece kamu görevlileri bakımından bir cezai yaptırım olarak düzenlendiğinden özel hastanelerde, vakıf üniversitesi hastanelerinde görevli ya da özel muayenesinde hizmet veren doktorlar veya sağlık personeli bakımından TCK 257/2’nin tatbiki mümkün değildir.

Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Taksirle yaralama ve taksirle öldürme suçlarında kanuni düzenleme ile cezalandırılmak istenen netice hastanın yaralanması veya ölmesi iken TCK 257/2 ile cezalandırılmak istenen netice hekim veya sağlık personelinin hukuka ve mevzuata aykırı eylemidir.

Her ne kadar yaralanma veya ölüm söz konusu olmasa veya yaralanma veya ölüm söz konusu olmakla birlikte hekimin tıbbi hata iddiasına konu eylemi gerçekleştirmemesi halinde dahi bu sonucun meydana geleceği uzman bilirkişi heyetince ortaya konmuş olmasına rağmen yine de hekimin eylemi tek başına hukuka aykırı bir ihmal niteliğinde kabul edilebiliyorsa TCK 257/2 hükmüne göre ceza verilebilmektedir. İlliyet bağı başlığında konuyu biraz daha somutlaştıralım.

İlliyet Bağı

Malpraktis yani tıbbi hata sonucu hastanın vücut bütünlüğü ihlal edilmekte ve bir zarar meydana gelmektedir. Suç teorisine göre bir eylemin cezalandırılabilmesi için eylem ile zarar arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır.

Tıbbi hata ile hastanın durumunun ağırlaşmasına sebebiyet verilmesi veya ölümüne sebebiyet verilmesi halinde ortada bir tıbbi hata olmasının yanında bir de ortaya çıkan netice ile hekimin hatalı eylemi arasında nedensellik ilişkisinin kurulabilmesi gerekir.

Yaşanmış ölümlü bir vakıayı ele alalım: 40 yaşlarında bir hasta kalp ağrısı şikayeti ile acile başvuruyor, acilde kendisine ağrı kesici verilerek herhangi bir kalp grafisi vs. gibi kalp krizi şüphesine yönelik tetkikler yapılmadan taburcu ediliyor. Hasta taburcu edildikten çok kısa bir süre sonra kalp krizi nedeniyle ölüyor. Adli Tıp Kurumu hekimin acilde kalp grafisi tetkikini gerçekleştirmemesinin tıbbi hata olduğu ancak bu tıbbi hata yapılmamış olsaydı dahi ölüm neticesinin meydana gelebileceği doğrultusunda rapor düzenliyor. Artık bu rapordaki tespite göre hekiminin eylemi ile ölüm arasında illiyet bağının var olduğundan söz edilemez ve hekim taksirle öldürme suçundan cezalandırılamaz.

Hekim kamu görevlisi ise tam olarak bu noktada TCK 257/2 devreye girer. Her ne kadar hekimin eylemi ölüm neticesi ile uygun illiyet bağı içerisinde olmasa dahi eylemin kendisi başlı başına bir hukuka aykırılık içerdiğinden kamu görevlisi olan hekim hakında ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçu oluşur.

Ceza Davası ve Tazminat Davası Arasındaki İlişki

Bir malpraktis söz konusu olduğunda genellikle mağdur tarafından savcılığa suç duyurusunda bulunulmakta, suç duyurusu ile beraber veya sonrasında tazminat davası da açılmaktadır. Savcı suçun işlendiği yönünde makul şüpheye sahip olursa iddianame düzenler ve ceza davası başlar. Bu esnada açılan tazminat davası da hukuk yargılaması olarak ayrıca devam etmekle birlikte genel olarak hukuk hakimleri ceza davasının neticesini bekletici mesele yapmaktadırlar.

Hukuk mahkemesi hakimi ceza yargılamasında çıkan beraat veya mahkumiyet ile bağlı değildir. Çünkü bir eylemin cezayı gerektirir bir suç olması ayrı şey, tazminatı gerektirir şekilde sözleşmeye aykırı olması ayrı şeydir. Ancak ceza yargılamasındaki maddi tespitler ile hukuk hakimi de bağlıdır.

Bunun haricinde kusur oranları ve zararın miktarı bakımından da hukuk hakimi ceza yargılamasındaki tespitler ile bağlı değildir. Hukuk hakimi ceza yargılamasında alınan bilirkişi raporlarındaki kusur değerlendirmesinden ve tazminat hesaplamasından bağımsız olarak kendisi de bilirkişi marifetiyle kusur değerlendirmesi ve tazminat hesaplaması yaptırabilir.

Malpraktis Nedeniyle Tazminat Davasında Zamanaşımı Süresi;

Doktor hatası tazminat davası zamanaşımı süresinde; özel hastanelerde yapılan estetik ameliyatı dışındaki ameliyatlarda hekim ile hasta arasında vekalet ilişkisi olması sebebiyle uygulanacak zamanaşımı süresi 5 yıldır.

Estetik ameliyatı gibi hekimin bir sonucu taahhüt etmesiyle kurulan ilişki, eser sözleşmesi olarak değerlendirileceğinden zamanaşımı süresi 5 yıldır. 

Hastanın onayı alınmadan yapılan müdahalelerde ise vekaletsiz iş görme hükümleri uygulanır ve özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu durumda genel zamanaşımı süresi olan 10 yıllık süreye tabidir. 

Hekimin fiili haksız fiil teşkil ediyorsa ve bu haksız fiil suç oluşturuyorsa ceza kanunu daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş olabilir. Bu halde tazminat davası zamanaşımı süresi, ceza davası zamanaşımı süresine tabidir. 

Devlet hastanelerine hizmet kusuru sebebiyle açılacak malpraktis davalarında, kişinin haksız fiili öğrenmesi veya ölümlü olaylarda ölüm tarihinde itibaren 1 yıl, herhalde 5 yıllık zamanaşımı süresi vardır.

Daha detaylı bilgi almak için iletişim bölümünden bizimle irtibat kurabilirsiniz.  

Av. Emre KARATAŞ

05.02.2019

Yararlanılan Kaynaklar: 

  • https://www.hukuknotlarim.com/
  • https://www.topo.av.tr